Bugün kuaföre gidip saçlarımı kestirdim. Ruh halime uymayıp edepli adaplı adaplı ucundan azcık kestirdim. Bir ara "kessem ya ben bunları bayaaa" moduna girdim ama hemen çıktım Allah'tan... eski bir yazımda bahsetmiştim. Küçükken saçlarım hep kısa kesildiği için saçlarım küs herhal bana, uzamıyor.
Kuaför "saç uzatmak istiyorsan mehter takımı gibi olacak. İki adım ileri, bir adım geri. Sık sık kestirmezsen saçını, uzamaz" demişti. Bu plana göre bu sene saçımı 4 kez kestirmiş oldum ama yine de bi cacık olmadı, olacağı da yok...
Kuaför çocuk her gidişimde olduğu gibi saçımı kestikten sonra itinayla dağıtıp, kıvırcıklığını, dalgalı halini övdü. Gerek yok, sadece kurut dediğim halde özendi ve bin beş yüz sefer arkadan aynayla gösterdi.
Bu yazının yaziliş amacı işte bu;
* Kuaförde arkadan gösterilen ayna bence çok gereksiz... Saç yapılmışsa neyse de, kesim sonrası çok gereksiz buluyorum ben ve hiç bakmam. Nezaketen kafa sallarım sadece.
* Çok abartılı, çok uğraştırıcı yemekleri gereksiz buluyorum. Bazı tarifler var böyle, bi malzemeye on saat bişey yapıosun o haliyle güzelken bilmem neyle karıştırıosun, şu şekil, bu model derken, ohoooo... Ne anladım o zaman ilk etaptaki uğraştan...
not; biliyorum biraz anlaşılmaz oldu. Buna uygun bir örnek tarif bulursam eklicem, sözüm olsun.
* Düğün şekerini gereksiz buluyorum. Bence sadece para israfı.
* Bibloyu gereksiz ve fazlalık buluyorum.
Vesaire vesaire... Bu başlıklı yazıların devamı da gelecek. Çünkü hayatımızda, dünyamızda bir sürü gereksiz şey var...
Yazınki hallerim ve geçen haftaki durumum tamamen boşluktan kaynaklı. Aslında zaman geçince fark ediyorum sebeplerini ancak o ruh halinde neden oluyor, çaresi nedir diye düşünmüyorum.
Bu hafta okullar açıldı şükür, bugünden gittim okula haftalık programı teyit ettirdim. Sonra Patron BEY'i aradım ve program değişikliğini bildirdim. Ve çalışma saatlerim, günlerim kesinleşti. Çarşamba, Cumartesi, Pazar günleri 08:30-19:30 arası 3 gün çalışacağım.
Hayatım düzenli olunca günü 25 saat yaşayanlardanım. Her şeye vakit kalıyor, her şeyi yapabiliyorum. Daha düzenli, daha mutlu ve hatta daha sağlıklı oluyorum. Sıkılmaya, depresyona vakit olmuyor. Bir pozitiflik bende, sevgi pıtırcıklığı durumu falan.
Ancak bir sorunumuz var -olmazsa asla olmaz tabe-
Hani dershanede hocalarımız olurdu; "biz üniversitede bu konuları görmedik, ben size bunları lise bilgilerimle anlatıyorum" derdi. Ne sinir olurdum o lafa; ancak DOĞRUYMUŞ !
Bizim prof. lar meb bunu yanlış alıyor, bu konu şaibeli falan diye hep kendi savunduklarını anlattılar. O yanlış, bu eksik diye diye ben sıfat diye bir şeyin varlığına bile şüpheyle bakar oldum bir hoca sayesinde. Sınav sisteminin kabul ettiği nedir? ne değildir? hiiiiç bilmiyorum.... Ne halt edicem ben şimdi bir lise son öğrencisi bana dil bilgisi sorusu getirdiğinde ????
Tabi paçalar tutuştu. Çünkü asla soru sorulduğunda bilmeyen, eksik ya da yanlış cevap veren bir etüdcü olmak istemem. Ben öyle hocalara çok kızardım... Aynı pozisyona düşemem...
Heemmmmen bugün gittim ygs, lys, sbs falan kitaplar aldım. Yarın Burcc'la onun okuluna gidip kütüphanede ders çalışcam. Evet evet, bildiğin, cümlede anlam, isim, sıfat, tamlama falan çalışıp test çözcem....
Ben DTCF'de TDE, son sınıf öğrencisiyim bilmeyenlere duyurulur. Çalışacağım yer de Bizim mahallede bir etüt merkezi. Yani dershane değil, gençlerin başını o kadar da yakmıyorum yani.
Özellikle deneyim için çoook istedim böyle bir yerde çalışmayı, nasip oldu sonunda.
Allah utandırmasın, elime, yüzüme bulaştırmıyım Allah'ım nooğlur, sübhaneke, dinimiz, Amin....
Cumartesi Türk'ün imtihanı Kurtuluş' da gösterime giriyor, hadi bakalım.
Öğrencilerin sevdiği, dersine de severek girdiği bir öğretmen olmak umuduylan..
Adios...
Bu da benden gelsin. Her şeye rağmen bir şekilde su akar, yolunu bulur....
Hüs' le tanışıklığımızın ilk 4,5 senesi böyle geçti. İlk önce O benden hoşlandı ve ara ara nüksetti. Ben ona yüz vermedim o da mesafe koydu biraz. Sonra ben bir şeyler hissetmeye başladığımda ise onun hayatında biri vardı. Ama asla görüşmekten vazgeçmedik. 2-3 ayda bir, bir haftalığına hiç durmadan msjlaşır, sonra bir anda bıçak gibi kesilirdi görüşmelerimiz. Yılda bir sefer buluşurduk sadece. Bir filme giderdik sinemaya...
Ben hazır değildim, o gelirdi. Ben gelsin isterdim, o razı gelmezdi....
O döneme ait bizi en çok tanımlayan cümle...
Ben kendimi iiiyyice bulma aşamasına girdim.
Onunla olan her şeyi oluruna bıraktım. Bir isim koymamız şart değildi....
O varken daha da mutlu olmaya başladım.
An geldi ve ona muhtaç kaldım...
Ve farkedişler...
İlk adımlar; korkakça ve ürpererek..
Başlangıçlar, sözler, yeminler, umutlar...
Artık TAMAM deyişler..
Aşk... Sevgi... Birliktelik...
Özellikle şu aralar olduğu gibi... :)
Gidişler, görevler, vazifeler... Araya giren yollar, dağlar...
Sürekli bir bekleyiş, sürekli mesafeler...
Sürekli sabredişler, yalnız kalışlar...
İsyan bile edememeler...
Canına tak dediğinde bile yakınamamalar...
Balzac demiş ki; "beklemeyi bilenin her şey ayağına gelir"....
Hüs'ü öyle çok bekledim ki... bekliyorum ki...
Yan yana yaşamaya başlamak nasıl olacak merak ediyorum...
Bir keresinde 72 gün boyunca yüzünü göremedim ve günde sadece 1 dk lık konuşmalar yaptık.
Şu aralar 3 aydır yüzünü görmüyorum ama istediğimiz kadar konuşma şansımız var -ee bi zahmet--
Bizim ilişkimiz hep beklemeye, özlem duymaya, kavuşma ümidi kurmaya dayalı...
Şu günlerde her şeye cevabım bu; bilmem...
Onu bilmem, bunu bilmem, sana bilmem, şuna bilmem...
-Neden böylesin? *Bilmem ?
-Niye susuyorsun? *Bilemem ?
-Niye ağlıyorsun? *Bil-mi-yo-rum.... En çok da bunu bilemiyorum...
Ne zaman intihar muhabbeti açılsa, sebeplerini, nedenlerini, niyelerini konuşsak, tek bir laf ederim (çok biliyormuşum gibi);
İNANÇSIZLIK...
Dini olmak zorunda değil bu... Allah'a, Tanrıya, doğaya, yaşam döngüsüne, mutluluğa, yaşama sevincine, hayata, süprizlere, insancıllığa vs. inancı... Her neye tutunuyorsa insan... İnancı gidince hayattan bağlarını baltalar böylece... gibi geliyor bana...
Böyle zamanlarda inancımın zayıfladığını düşünüyorum. Hayat ve yaşam inancım azalıyor sanırım diğerleri sapasağlam olsa da...
Nerdeyim? Nasılım? Niyeyim? Ne kadarım? Ne yapıyorum? Ne yapmalıyım? soruları arı sürüsü gibi beynime sükun ederken bir yandan da ölü toprağı serilmiş oluyor üzerime....
Böyle garip bir boşluk... SANKİ dünyadaki savaş ve entrikalar bile çok gerekliyken; zamlar, rüşvetler yerli yerindeyken; cinayetler, cinnetler tam kıvamındayken; ölümler bile boşu boşuna değilken bir ben anlamsız geliyorum gözüme... SANKİ kazara düştüğüm bu evrende unutulmuş gidilmişim de programlarım yapılandırılamamış...
Ankara'ya geleli tam tamına 4 gün olmuş. Ne çabuk geçti yaw...
İki adet -Sibel'in lafıyla- it ayağı yemiş gibi gezerek alışveriş, çamaşır suyuyla bulamaç yaparak ev temizliği -cam silmeli, bütün dolabımı baştan sona yerleştirmeli, banyo fayanslarını bile silmeli- ve bir uğurlama geçti.
Sibel Ankara'ya veda etti. İnşallah gelir gider daha, yeri her daim hazır :) Ancak yeri, yurdu, yatağı bıraktı, işini, evini memleketinde kurmaya gitti. Benle beraber geldi, ben kaldım, o gitti...... Üzüldüm, kendi adıma utandım, onu ise bir sürü hayır duaları, umutlar bağlayarak gönderdim.
Gelelim alışverişlere... Aldım da aldım bilader yaaa....
GÖRELİM;
Kilo vermeye ödül olarak taaa geçen yıl hedef koymuştum -termos bardak-, kısmet bugüneymiş...
Kız kardeşime hedaaaye :)
Deichmann' dan bot gibi kışlık ayakkabı gibi ara bir yeni ürünüm oldu :)
Bir de orjinal deri olamayan ayakkabılar için temizleyici aldım.
Ve evet, o dolmacık gibi parmaklı el benim.
Burcc' la YKM sport' da restgele girip de iki al bir öde kampanyasından çıldırıp aldığımız spor ayakkabı. Onun ki başka ve bence daha güzel. Ne de olsa komşunun çimi hep daha yeşildir :)
Bir hafta önce aldığım kiremit rengi gömlek. Nadia ve annem görünce çıldırır eminim, siyahtan başka bir şey giymediğime hep yakınırlar.
Yeni bir renk daha girdi gardrobuma.
Nadir yakaladığım indirimlerden Marks & Spencer ceket.
Giyimimi klasiğe çeviriyorum hadi bakalım rastgele..
Elektronik alışverişim de tamam.
Gözüm kapalı aldığım ilk kozmetik ürün. Burcc' da var ya, ordan biliyorum yane.
Termos bardak alma hikayesi de şöyle ki, hiç farketmeden (!!!!) yazın 9 kilo verdim, oruçta her ne kadar 3 kiloyu geri alsam da; 5 kg verince kendime alacağım ödüldü o.
Yaz boyu sadece iki kez bulabildim bende tartıyı :)
Ablamın mektubu elime geçtiğinde her zaman ki gibi senin
mektubunun da gizli saklı ona iliştirilmiş olduğunu düşündüm. Hemen açtım zarfı
hırsla, ancak senin ilkokul çocuklarından hallice el yazını göremedim. Bir hata
vardı ya, ya ablam senden mektubu almadan verdi kendininkini postaya ya da sen
bitiremedin bana yazacağını… “Hani her hafta yazacaktın”? diye sitem ederken
ablamın mektubunu iç cebime koydum. Nöbet yerine varınca açtım, okudum…
Şu tepemdeki sarp kayalardan bir büyükçe taş parçası kopsa
düşse üzerime, vallahi canım acımaz. Daha ne kadar yanabilir ki canım.
Ola ki vurulmuşum,
haberim bile olmaz. Daha ne kadar dağlanabilir ki bedenim…
Belli ki vurulmuşum zaten; kaderimin ortasından, sevdamın
kalbinden, canımın dibinden… Yoksa nasıl bu kadar acı çekebilirim ki, üzerime
toprak atılmışçasına nefessiz kalırım böyle, gözümün pınarları sele özenir bu
kadar şevkle…
Kurulmuşum dağ başına, nöbetteyim….
Seni evlendirmeye azletmişler. Benden haberi olmasa bu kadar
aceleye getirir mi o gavur baban? Belli ki kulağına kar suyu kaçıranlar olmuş.
Hemencecik sarıp sarmalayıp seni el adamının kollarına atacaklar besbelli.
Baban seni çeyiz bohçasıyla karıştırmış sanırım…
Kuruyorum kafamda… Kurup kurup bozuyorum… Bir ihtimal daha
var deyip umutlanıyor, sonra yeni bir hikâyeyle ölüme yanaşıyorum. Kalbimi
durduruyor anılar, gözlerin nefesimi kesiyor yine her zamanki gibi. Seni
düşünüyor, alışkanlıkla gülümsüyor ve “bekle beni yarim” diyorum. Daha sonra
aptal kafama geliyor düşünceler. “Bekleyecek zaman yok” diyorum; “hiç zaman yok
ki…”
Bana kastına baban, sana telli duvaklı, usturuplu bir düğünü
bile zor yapacakmış neredeyse. Ablam bir gözünü de mor mu görmüş sanki. İçimde
bir yer masum katli görmüş gibi acıdı. Sanki gözümün önünde bir bebenin şah
damarını kestiler. Öyle yandı içim ve elim kolum bağlı…
Kurulmuşum dağ başına, nöbetteyim…
Uzun bu yollar. Gelemem ki gözümü karartıp. Bir vesait olsa,
bir taş atımı mesafede olsan, bir ip sallasam da çekebilsem seni kementle…
Vallahi durmam, yaparım. Şimdi ne yapayım peki? Sığamıyorum dağlara, taşlara.
Ben, ben değilim de sanki bir kafese
konmuş kuş gibiyim. Tutsak edilmişim de, ellerimde prangalar, sürgündeyim….
Senden beterim, yalnız… Sevdalı…
İnsanlar “panik atak” diyor çevremde. Duyuyorum seslerini
ama bastırıp sana odaklanıyorum. Çocuk tının geliyor sıcacık, koynuma
çörekleniyor. Görüyorum bir sürü adamın yüzünü, bir göz kırpışıyla siliyorum
nicesini. Gülüyorsun gizli kapaklı. Gamzen olmuş derya, boğuluyorum sevinçle.
Kaşındaki ben, yıldırım misali, çakıyor üstüme üstüme. Gözlerin alev alev; ısıt
beni esmer yarim… Dolanmışım yar beline, saçlarında gezinmişim, ağlamaklı
bakmışım suratına korkarak…
Kurulmuşum dağ başına…
Bir başkasına gönüllü varsan, beni unutmuş olsan, başkasının
seni daha mutlu edeceğine inansan canı gönülden… Düğününde gelir göbek atarım.
Hem ağlarım hem gönderirim seni sevdiğinin kollarına. Ancak sen şimdi kalbine
koymadığın, yüreğinde büyütmediğin, adını içine fısıldamadığın birinin
kollarına itiliyorsun. Her şeyden geçerim de bu zulme dayanamam ceylan gözlü.
Ben mühim miyim sanıyorsun gözümde? Yok vallahi, billahi yok… Endişem sensin,
korkum sen… Üzüntüm sensin, ağladığım sen… Çıldırışım sana, öfkem senin için…
Ben mühim değilim ki…. Sen ne olacaksın, derdim bu…
Dağ başında…
Sana üzülür, sana erir, sana karalar bağlayıp; kendimi
asar,keserim. Seni nasıl unutsun can-ı yüreğim? Hasretinle erir giderim. Mutlu
olduğum görülürse bir gün, zindan zindan gezerim.
Zamanı geçmiş, engellenmiş, yarım kalmış bir aşkınız var.
Sevdiğiniz kızı başkasına vermişler, yahut kız size hiç yüz vermemiş. Belki de
zengin bir adamı tercih etmiş. Yahut aileler anlaşamamış ve ayırmışlar sizi
gaddarca.
Düşünün ki;
Müthiş bir sadakatle her gün öğlen saatleri kapınıza gelip
adınızı defalarca.. defalarca sesleniyor. Siz şöyle bir görünüp efendim diyene
kadar susmuyor ve bekliyor.
Düşünün ki;
Herkes size “deli” diyor aldırmıyorsunuz. Belki gerçekten
kafayı yediniz aç karnına, ne fark eder? Hayatta tek arzu ve umudunuz O’nu görebilmek.
Düşünün ki;
Adını her gün seslendiğiniz o sevdalınız size acıyıp da bir
iyi söz söylemiyor, bir güler yüz göstermiyor.. “İşim var be!” ya da “patladın
mı be, ne var?” modunda yaklaşıyor size yalnızca.
Ve siz vazgeçmiyorsunuz…
Vazgeçemiyorsunuz. Her şeye rağmen, her şeye meydan okuyarak aşkınızdan ve
sadakatinizden geçemiyorsunuz.
***
Biz her gün öğlen saatlerinde
“Hayriye! Hayriye!” diye seslenen birini duyuyorduk. Kardeşim saf dedi ki “abla
bu bir adam yaaa. Geçen gün gördüm, belli ki engelli biraz.” Ben de oturdum
böyle hülyalara daldım, aşk ve sadakat üzerine düşündüm falan.
Sonradan öğrendik ki; meğer
bağıran çok yaşlı bir kadınmış. Gelinine bağırıyor. İşini yaptırmaya veya bir
şey sormaya. Yazık çok yaşlı ve aklı biraz gelip- gidiyormuş. Biraz çocuk gibi.
Tek başına bir iş tutamıyor. Bir de öyle meraklı ki sormayın. Yoldan geçen biri
oldu mu, gelini Hayriye’ye seslenip nereye gittiğini, onun kim olduğunu vs
soruyor.
Gelin Hayriye de genç değil
haaa. Kadın gelmiş 50sine falan. O da yorulmuş artık ve haliyle misal halı
çırparken seslenilince koşuyor geliyor, “yoldan geçen filanca nereye gidiyor,
şu aşağıdakiler ne konuşuyor?” deyince o da kızıyor. İkisinin işi de zor. Allah
ikisine de sabrını versin….
En iyi gelin kaynana bile bir
şekilde kırılır, darılır, küser, kızarmış. En ufak bir şeyi unutmaz, yıllar
sonra bile taa kaç yıl önce kaynanam bana bunu dedi denirmiş. En iyi kaynana
bile “gelinim bana bunu yaptı yada yapmadı “diye içinden geçirirmiş. Ben hep
“niye ki yaaa!” falan derdim. Meğerse bu
bir peygamber lanetiymiş. Ve bilmem bilir misiniz ama peygamberlerin duaları ve
haliyle bedduaları tutar.
Hz. Nuh’un kavmine lanet
geleceğinde, Allah önceden haber veriyor Nuh’a. “Bir gemi yap. Falanca zamana
da insanları içine yerleştir yoksa sizde sele kapılır, yok olursunuz” diye.
Nuh peygamber
de gemiyi yapmış. Haber verilmiş ona; “Bir ateş yak. O ateş kor olunca
insanları gemiye almaya başla.”(İnsanları son anda alacak ki gemiye, kafirler
olayı çakmasın. Arbede yaşanmasın.) Nuh, sahile yakın bir arkadaşının evine
gelmiş, gemiye gitmek yakın olsun diye. Demiş ki ev halkına; “ben dün çok
yoruldum, hazırlıkla geçti zamanım. Şimdi biraz yatayım ki dinleneyim. Ancak
ateş kor olunca bana haber verin, uyandırın. Geç kalmayın sakın haaa! Yoksa
bizde sele kapılır, helak oluruz”. “Tamam”, diyorlar. “Sen yat, biz seni
uyandıralım.” Ateş kor olunca evin gelini annesine gidiyor.
-Anne, vakit geldi. Hadi Nuh’u
uyandır.
-Niye ben uyandırıyorum? Git
sen uyandır!
Nuh peygamber çok asabi, çabuk sinirlenen fevri bir adammış.
Uyanır da, uyku sersemliğiyle kızar, bağırırsa diye korkmuş kadınlar.
Sen uyandır, ben uyandırmam,
sen git, ben neden gideyim diye bir kavgaya tutuşmuş ki bu iki kadın.
Bağrışmaya uyanan Nuh çok kızar. “İnsan böyle mi uyandırılır?” diye… Sonra bir
de bakar ki ateş kor olmuş, geçmiş. Neredeyse köz oluyor. Daha da çok kızmış,
öyle sinirlenmiş ki;
“SİZ CEHENNEME KADAR BÖYLE
ÇEKİŞİN EMİ !!!” demiş.
Bir peygamber bedduası olduğu
için Allah bunu kabul etmiş. Ve o zamandan itibaren her gelen gelin- kaynana
bir şekilde anlaşamaz….
Çaydanlığı da gelin- kaynanaya
benzetmesi yapılır, duydunuz mu hiç? Alttaki kısım kaynanadır. Kaynar durur.
Demlik ise gelindir. O kaynayan suyun üzerinde dura dura zamanla demlenir,
olgunlaşır.
Devamı da var; çay bardağı ise
damat gibidir. Birazı anneden gelir, birazı gelinden. Çay kaşığı görümce
gibidir. Gelir arayı karıştırır karıştırır gider. Şeker ise torunlar gibidir.
Evin en tatlıları onlardır.
Öyle işte…
Tüm aile bireyleri iyi geçinmeniz dileğiyle.
Formülü kolay; Büyüğe saygı, küçüğe sevgi ve
bolca SABIR….
Uyku düzeni malum olunacağı üzre sıfır… Benim normal halim,
kimse şaşırmadı tabi ki J
Ama bu sefer mantıklı bir bahanem var… Oruç, sahur falan... Gece daha doğrusu
sabah, 5’te yatıyorum. Öğlen 11 buçuk gibi uyanıyorum. İkindi 5 ile 7 arası
uyuyorum bir de. Ve sürekli uykusuzum. Uykumu rahat alamıyorum. Anneciğim yazık
benim için döşeği yeniledi. Gıcır yani, sıfır ve pofuduk. Ancak gel de bunu
belime anlat. Yine annemin verdiği canım yastık resmen boynuma düşman… Malum
fıtık falan feşmekan.
Neyse tatil bitti bitiyor bile. Ankara’ya gidişim eylül 10’dan
sonrası diye kararlaştırmıştım. Ancak okuldan arkadaşlarla konuştum da, dershanelere
etüt hocaları ağustosta alınır geç bile kaldın dediler. Son sınıf olarak bir
dershanede en azından hafta sonu etüt hocalığı yapmak istiyorum, tecrübe olsun.
Ağustos da gitmem tabii de Eylül başına çekildi iyice gitmem. Yolcudur Abbas,
bağlasan durmaz hacı !
Ahh ahh, bu yazıyı okuyan ablam napıyordur şimdi acep? Nadia
kesin kızıyordur şimdi tatil erken bitiyor edebiyatımı. Çünkü kendisi bu yaz
hiç gelemedi yanımıza, çalışıyor. Ve hatta şubat tatilinde de gelmemişti.
Özledik kızzz seni… Babam dün dedi ki efkârlı efkarlı , “koca sene Nadia’sız
geçti beee…” Elif teyzesini tanımıyor hiç. Şimdiden Bebü bile diyor da seni
göremiyor. Kurbana inşallah diyelim mi?
Bir arkadaşı evlendirdik bu yaz -gidemesem de- şimdi de bir
kuzen evlenecekmiş. Valla kıskanmaya başlıyorum haaa! Milletin okul bitmiş (! )
hayırlısıyla. Bir yıl kendilerine çalışma, iş bulma, tayin bekleme vs zamanı
ayırmışlar. Şimdi de evleniyorlar. Darısı başımıza, bakalım..
İnanır mısınız bilmem ama bir Antalyalı olarak bu yaz sadece
3 defa denize gitmeyi kendime bir utanç nişanesi olarak görüyorum. Artık
ramazan ve bayram sonrası inşallah.
Öyylllee işte… Bir tatil daha geçti gitti. Gelirken görür
gibi olduk bir, bir de gidişinin tozunu
yuttuk, oldu-bitti…
İyi tatiller… Tabi tatil yapabilenlere. Başta Nadia’ya ve
Şırnak’ta olan Hüshüs olmak üzere çalışanlara
Allah kolaylık versin…