18 Eylül 2012 Salı

START...


Yazınki hallerim ve geçen haftaki durumum tamamen boşluktan kaynaklı. Aslında zaman geçince fark ediyorum sebeplerini ancak o ruh halinde neden oluyor, çaresi nedir diye düşünmüyorum.
Bu hafta okullar açıldı şükür, bugünden gittim okula haftalık programı teyit ettirdim. Sonra Patron BEY'i aradım ve program değişikliğini bildirdim. Ve çalışma saatlerim, günlerim kesinleşti. Çarşamba, Cumartesi, Pazar günleri  08:30-19:30 arası 3 gün çalışacağım.

Hayatım düzenli olunca günü 25 saat yaşayanlardanım. Her şeye vakit kalıyor, her şeyi yapabiliyorum. Daha düzenli, daha mutlu ve hatta daha sağlıklı oluyorum. Sıkılmaya, depresyona vakit olmuyor. Bir pozitiflik bende, sevgi pıtırcıklığı durumu falan.

Ancak bir sorunumuz var -olmazsa asla olmaz tabe-
Hani dershanede hocalarımız olurdu; "biz üniversitede bu konuları görmedik, ben size bunları lise bilgilerimle anlatıyorum" derdi. Ne sinir olurdum o lafa; ancak DOĞRUYMUŞ !
Bizim prof. lar meb bunu yanlış alıyor, bu konu şaibeli falan diye hep kendi savunduklarını anlattılar. O yanlış, bu eksik diye diye ben sıfat diye bir şeyin varlığına bile şüpheyle bakar oldum bir hoca sayesinde. Sınav sisteminin kabul ettiği nedir? ne değildir? hiiiiç bilmiyorum.... Ne halt edicem ben şimdi bir lise son öğrencisi bana dil bilgisi sorusu getirdiğinde ????

Tabi paçalar tutuştu. Çünkü asla soru sorulduğunda bilmeyen, eksik ya da yanlış cevap veren bir etüdcü olmak istemem. Ben öyle hocalara çok kızardım... Aynı pozisyona düşemem...

Heemmmmen bugün gittim ygs, lys, sbs falan kitaplar aldım. Yarın Burcc'la onun okuluna gidip kütüphanede ders çalışcam. Evet evet, bildiğin, cümlede anlam, isim, sıfat, tamlama falan çalışıp test çözcem....


Ben DTCF'de TDE, son sınıf öğrencisiyim bilmeyenlere duyurulur. Çalışacağım yer de Bizim mahallede bir etüt merkezi. Yani dershane değil, gençlerin başını o kadar da yakmıyorum yani.
Özellikle deneyim için çoook istedim böyle bir yerde çalışmayı, nasip oldu sonunda.
Allah utandırmasın, elime, yüzüme bulaştırmıyım Allah'ım nooğlur, sübhaneke, dinimiz, Amin....

Cumartesi Türk'ün imtihanı Kurtuluş' da gösterime giriyor, hadi bakalım.
Öğrencilerin sevdiği, dersine de severek girdiği bir öğretmen olmak umuduylan..
Adios...



Bu da benden gelsin. Her şeye rağmen bir şekilde su akar, yolunu bulur....



16 Eylül 2012 Pazar

GİBİ GİBİ...


Sanırım artık bir işim var...
Tam da istediğim bir iş gibi...
Müthiş bir deneyim olacak gibi...
Ben çok mutlu olacağım gibi...

Bakalım bakalım...
Allah utandırmasın...
İnşallah istediğim gibi olur her şey...

Bir işim oldu gibi gibi...
O zaman benden gelsin;


15 Eylül 2012 Cumartesi

O Zaman Hüs'e Gelsin...


Hüs' le tanışıklığımızın ilk 4,5 senesi böyle geçti. İlk önce O benden hoşlandı ve ara ara nüksetti. Ben ona yüz vermedim o da mesafe koydu biraz. Sonra ben bir şeyler hissetmeye başladığımda ise onun hayatında biri vardı. Ama asla görüşmekten vazgeçmedik. 2-3 ayda bir, bir haftalığına hiç durmadan msjlaşır, sonra bir anda bıçak gibi kesilirdi görüşmelerimiz. Yılda bir sefer buluşurduk sadece. Bir filme giderdik sinemaya...
Ben hazır değildim, o gelirdi. Ben gelsin isterdim, o razı gelmezdi....

O döneme ait bizi en çok tanımlayan cümle...

Ben kendimi iiiyyice bulma aşamasına girdim.


Onunla olan her şeyi oluruna bıraktım. Bir isim koymamız şart değildi....


O varken daha da mutlu olmaya başladım.


An geldi ve ona muhtaç kaldım...


Ve farkedişler...



İlk adımlar; korkakça ve ürpererek..



Başlangıçlar, sözler, yeminler, umutlar...



 Artık TAMAM deyişler..


Aşk... Sevgi... Birliktelik...



Özellikle şu aralar olduğu gibi...  :)


Gidişler, görevler, vazifeler... Araya giren yollar, dağlar... 


Sürekli bir bekleyiş, sürekli mesafeler... 


Sürekli sabredişler, yalnız kalışlar...




İsyan bile edememeler...


Canına tak dediğinde bile yakınamamalar...



Balzac demiş ki; "beklemeyi bilenin her şey ayağına gelir"....
Hüs'ü öyle çok bekledim ki... bekliyorum ki...
Yan yana yaşamaya başlamak nasıl olacak merak ediyorum...
Bir keresinde 72 gün boyunca yüzünü göremedim ve günde sadece 1 dk lık konuşmalar yaptık.
Şu aralar 3 aydır yüzünü görmüyorum ama istediğimiz kadar konuşma şansımız var -ee bi zahmet--

 Bizim ilişkimiz hep beklemeye, özlem duymaya, kavuşma ümidi kurmaya dayalı...

Daha kimler benim kadar bekliyor...
Üstelik daha evli bile değilken...
4 yıllık bir ilişki süresince...
Asker eşi olmaya hazırlanmak...

Ve bu benim canımı ne kadar sıkıyor?
Ne kadar daha sıkabilir?
Ne kadar daha katlanılır olabilir...?

Öyyyyle işte !

Hüs duymaşın ! hişşşşşşttt !!!










12 Eylül 2012 Çarşamba

BİLMEM... !


Şu günlerde her şeye cevabım bu; bilmem...
Onu bilmem, bunu bilmem, sana bilmem, şuna bilmem...
-Neden böylesin?  *Bilmem ?
-Niye susuyorsun? *Bilemem ?
-Niye ağlıyorsun? *Bil-mi-yo-rum.... En çok da bunu bilemiyorum...

Ne zaman intihar muhabbeti açılsa, sebeplerini, nedenlerini, niyelerini konuşsak, tek bir laf ederim (çok biliyormuşum gibi);
İNANÇSIZLIK...

Dini olmak zorunda değil bu... Allah'a, Tanrıya, doğaya, yaşam döngüsüne, mutluluğa, yaşama sevincine, hayata, süprizlere, insancıllığa vs. inancı... Her neye tutunuyorsa insan... İnancı gidince hayattan bağlarını baltalar böylece... gibi geliyor bana...

Böyle  zamanlarda inancımın zayıfladığını düşünüyorum. Hayat ve yaşam inancım azalıyor sanırım diğerleri sapasağlam olsa da...

Nerdeyim? Nasılım? Niyeyim? Ne kadarım? Ne yapıyorum? Ne yapmalıyım? soruları arı sürüsü gibi beynime sükun ederken bir yandan da ölü toprağı serilmiş oluyor üzerime....

Böyle garip bir boşluk... SANKİ dünyadaki savaş ve entrikalar bile çok gerekliyken; zamlar, rüşvetler yerli yerindeyken; cinayetler, cinnetler tam kıvamındayken; ölümler bile boşu boşuna değilken bir ben anlamsız geliyorum gözüme... SANKİ kazara düştüğüm bu evrende unutulmuş gidilmişim de programlarım yapılandırılamamış...

Öyle işte !
neyyyss'se !!!

O zaman benden gelsin gelsin...


9 Eylül 2012 Pazar

BİRKAÇ GÜNDÜR...


 Ankara'ya geleli tam tamına 4 gün olmuş. Ne çabuk geçti yaw...
 İki adet -Sibel'in lafıyla- it ayağı yemiş gibi gezerek alışveriş, çamaşır suyuyla bulamaç yaparak ev temizliği -cam silmeli, bütün dolabımı baştan sona yerleştirmeli, banyo fayanslarını bile silmeli- ve bir uğurlama geçti.



 Sibel Ankara'ya veda etti. İnşallah gelir gider daha, yeri her daim hazır :)  Ancak yeri, yurdu, yatağı bıraktı, işini, evini memleketinde kurmaya gitti. Benle beraber geldi, ben kaldım, o gitti...... Üzüldüm, kendi adıma utandım, onu ise bir sürü hayır duaları, umutlar bağlayarak gönderdim.



Gelelim alışverişlere... Aldım da aldım bilader yaaa....
GÖRELİM;


Kilo vermeye ödül olarak taaa geçen yıl hedef koymuştum -termos bardak-, kısmet bugüneymiş...


Kız kardeşime hedaaaye :)


 Deichmann' dan bot gibi kışlık ayakkabı gibi ara bir yeni ürünüm oldu :)
Bir de orjinal deri olamayan ayakkabılar için temizleyici aldım.
Ve evet, o dolmacık gibi parmaklı el benim.


Burcc' la YKM sport' da restgele girip de iki al bir öde kampanyasından çıldırıp aldığımız spor ayakkabı. Onun ki başka ve bence daha güzel. Ne de olsa komşunun çimi hep daha yeşildir :)


Bir hafta önce aldığım kiremit rengi gömlek. Nadia ve annem görünce çıldırır eminim, siyahtan başka bir şey giymediğime hep yakınırlar.


Yeni bir renk daha girdi gardrobuma.




Nadir yakaladığım indirimlerden Marks & Spencer ceket.
Giyimimi klasiğe çeviriyorum hadi bakalım rastgele..


Elektronik alışverişim de tamam.


Gözüm kapalı aldığım ilk kozmetik ürün. Burcc' da var ya, ordan biliyorum yane.




Termos bardak alma hikayesi de şöyle ki, hiç farketmeden (!!!!) yazın 9 kilo verdim, oruçta her ne kadar 3 kiloyu geri alsam da; 5 kg verince kendime alacağım ödüldü o.




Yaz boyu sadece iki kez bulabildim bende tartıyı :)


23 Ağustos 2012 Perşembe

Şarkılara senaryo *



HASRET TÜRKÜSÜ    

Ablamın mektubu elime geçtiğinde her zaman ki gibi senin mektubunun da gizli saklı ona iliştirilmiş olduğunu düşündüm. Hemen açtım zarfı hırsla, ancak senin ilkokul çocuklarından hallice el yazını göremedim. Bir hata vardı ya, ya ablam senden mektubu almadan verdi kendininkini postaya ya da sen bitiremedin bana yazacağını… “Hani her hafta yazacaktın”? diye sitem ederken ablamın mektubunu iç cebime koydum. Nöbet yerine varınca açtım, okudum…
Şu tepemdeki sarp kayalardan bir büyükçe taş parçası kopsa düşse üzerime, vallahi canım acımaz. Daha ne kadar yanabilir ki canım.
 Ola ki vurulmuşum, haberim bile olmaz. Daha ne kadar dağlanabilir ki bedenim…
Belli ki vurulmuşum zaten; kaderimin ortasından, sevdamın kalbinden, canımın dibinden… Yoksa nasıl bu kadar acı çekebilirim ki, üzerime toprak atılmışçasına nefessiz kalırım böyle, gözümün pınarları sele özenir bu kadar şevkle…
Kurulmuşum dağ başına, nöbetteyim….
Seni evlendirmeye azletmişler. Benden haberi olmasa bu kadar aceleye getirir mi o gavur baban? Belli ki kulağına kar suyu kaçıranlar olmuş. Hemencecik sarıp sarmalayıp seni el adamının kollarına atacaklar besbelli. Baban seni çeyiz bohçasıyla karıştırmış sanırım…
Kuruyorum kafamda… Kurup kurup bozuyorum… Bir ihtimal daha var deyip umutlanıyor, sonra yeni bir hikâyeyle ölüme yanaşıyorum. Kalbimi durduruyor anılar, gözlerin nefesimi kesiyor yine her zamanki gibi. Seni düşünüyor, alışkanlıkla gülümsüyor ve “bekle beni yarim” diyorum. Daha sonra aptal kafama geliyor düşünceler. “Bekleyecek zaman yok” diyorum; “hiç zaman yok ki…”
Bana kastına baban, sana telli duvaklı, usturuplu bir düğünü bile zor yapacakmış neredeyse. Ablam bir gözünü de mor mu görmüş sanki. İçimde bir yer masum katli görmüş gibi acıdı. Sanki gözümün önünde bir bebenin şah damarını kestiler. Öyle yandı içim ve elim kolum bağlı…
Kurulmuşum dağ başına, nöbetteyim…
Uzun bu yollar. Gelemem ki gözümü karartıp. Bir vesait olsa, bir taş atımı mesafede olsan, bir ip sallasam da çekebilsem seni kementle… Vallahi durmam, yaparım. Şimdi ne yapayım peki? Sığamıyorum dağlara, taşlara. Ben, ben  değilim de sanki bir kafese konmuş kuş gibiyim. Tutsak edilmişim de, ellerimde prangalar, sürgündeyim…. Senden beterim, yalnız… Sevdalı…
İnsanlar “panik atak” diyor çevremde. Duyuyorum seslerini ama bastırıp sana odaklanıyorum. Çocuk tının geliyor sıcacık, koynuma çörekleniyor. Görüyorum bir sürü adamın yüzünü, bir göz kırpışıyla siliyorum nicesini. Gülüyorsun gizli kapaklı. Gamzen olmuş derya, boğuluyorum sevinçle. Kaşındaki ben, yıldırım misali, çakıyor üstüme üstüme. Gözlerin alev alev; ısıt beni esmer yarim… Dolanmışım yar beline, saçlarında gezinmişim, ağlamaklı bakmışım suratına korkarak…
Kurulmuşum dağ başına…
Bir başkasına gönüllü varsan, beni unutmuş olsan, başkasının seni daha mutlu edeceğine inansan canı gönülden… Düğününde gelir göbek atarım. Hem ağlarım hem gönderirim seni sevdiğinin kollarına. Ancak sen şimdi kalbine koymadığın, yüreğinde büyütmediğin, adını içine fısıldamadığın birinin kollarına itiliyorsun. Her şeyden geçerim de bu zulme dayanamam ceylan gözlü. Ben mühim miyim sanıyorsun gözümde? Yok vallahi, billahi yok… Endişem sensin, korkum sen… Üzüntüm sensin, ağladığım sen… Çıldırışım sana, öfkem senin için… Ben mühim değilim ki…. Sen ne olacaksın, derdim bu…
Dağ başında…
Sana üzülür, sana erir, sana karalar bağlayıp; kendimi asar,keserim. Seni nasıl unutsun can-ı yüreğim? Hasretinle erir giderim. Mutlu olduğum görülürse bir gün, zindan zindan gezerim.
 Sonrasını düşünmüyor, düşünemiyorum… İhtimalleri siliyor, inkar ediyor, beni beklemeni istiyorum. Adamlar etrafımı sarmış, üstüme çullanıyor. Tutuyorlar ellerimi, kollarımı. Nefes almamı söylüyorlar.
Sanma ki dönmem sana. Beni (keşke) bekle(yebilsen)… Seni ben alam…
Kurulmuşum dağ başına, sevdaya nöbetçi olurum bundan gayrı…


12 Ağustos 2012 Pazar

GELİN - KAYNANA


Düşünün ki;
Zamanı geçmiş, engellenmiş, yarım kalmış bir aşkınız var. Sevdiğiniz kızı başkasına vermişler, yahut kız size hiç yüz vermemiş. Belki de zengin bir adamı tercih etmiş. Yahut aileler anlaşamamış ve ayırmışlar sizi gaddarca.
Düşünün ki;
Müthiş bir sadakatle her gün öğlen saatleri kapınıza gelip adınızı defalarca.. defalarca sesleniyor. Siz şöyle bir görünüp efendim diyene kadar susmuyor ve bekliyor.
Düşünün ki;
Herkes size “deli” diyor aldırmıyorsunuz. Belki gerçekten kafayı yediniz aç karnına, ne fark eder?  Hayatta tek arzu ve umudunuz O’nu görebilmek.
Düşünün ki;
Adını her gün seslendiğiniz o sevdalınız size acıyıp da bir iyi söz söylemiyor, bir güler yüz göstermiyor.. “İşim var be!” ya da “patladın mı be, ne var?” modunda yaklaşıyor size yalnızca.
Ve siz vazgeçmiyorsunuz… Vazgeçemiyorsunuz. Her şeye rağmen, her şeye meydan okuyarak aşkınızdan ve sadakatinizden geçemiyorsunuz.

***
Biz her gün öğlen saatlerinde “Hayriye! Hayriye!” diye seslenen birini duyuyorduk. Kardeşim saf dedi ki “abla bu bir adam yaaa. Geçen gün gördüm, belli ki engelli biraz.” Ben de oturdum böyle hülyalara daldım, aşk ve sadakat üzerine düşündüm falan.
Sonradan öğrendik ki; meğer bağıran çok yaşlı bir kadınmış. Gelinine bağırıyor. İşini yaptırmaya veya bir şey sormaya. Yazık çok yaşlı ve aklı biraz gelip- gidiyormuş. Biraz çocuk gibi. Tek başına bir iş tutamıyor. Bir de öyle meraklı ki sormayın. Yoldan geçen biri oldu mu, gelini Hayriye’ye seslenip nereye gittiğini, onun kim olduğunu vs soruyor.
Gelin Hayriye de genç değil haaa. Kadın gelmiş 50sine falan. O da yorulmuş artık ve haliyle misal halı çırparken seslenilince koşuyor geliyor, “yoldan geçen filanca nereye gidiyor, şu aşağıdakiler ne konuşuyor?” deyince o da kızıyor. İkisinin işi de zor. Allah ikisine de sabrını versin….

En iyi gelin kaynana bile bir şekilde kırılır, darılır, küser, kızarmış. En ufak bir şeyi unutmaz, yıllar sonra bile taa kaç yıl önce kaynanam bana bunu dedi denirmiş. En iyi kaynana bile “gelinim bana bunu yaptı yada yapmadı “diye içinden geçirirmiş. Ben hep “niye ki yaaa!” falan derdim.  Meğerse bu bir peygamber lanetiymiş. Ve bilmem bilir misiniz ama peygamberlerin duaları ve haliyle bedduaları tutar.
Hz. Nuh’un kavmine lanet geleceğinde, Allah önceden haber veriyor Nuh’a. “Bir gemi yap. Falanca zamana da insanları içine yerleştir yoksa sizde sele kapılır, yok olursunuz” diye.
 Nuh peygamber  de gemiyi yapmış. Haber verilmiş ona; “Bir ateş yak. O ateş kor olunca insanları gemiye almaya başla.”(İnsanları son anda alacak ki gemiye, kafirler olayı çakmasın. Arbede yaşanmasın.) Nuh, sahile yakın bir arkadaşının evine gelmiş, gemiye gitmek yakın olsun diye. Demiş ki ev halkına; “ben dün çok yoruldum, hazırlıkla geçti zamanım. Şimdi biraz yatayım ki dinleneyim. Ancak ateş kor olunca bana haber verin, uyandırın. Geç kalmayın sakın haaa! Yoksa bizde sele kapılır, helak oluruz”. “Tamam”, diyorlar. “Sen yat, biz seni uyandıralım.” Ateş kor olunca evin gelini annesine gidiyor.
-Anne, vakit geldi. Hadi Nuh’u uyandır.
-Niye ben uyandırıyorum? Git sen uyandır!
Nuh peygamber  çok asabi, çabuk sinirlenen fevri bir adammış. Uyanır da, uyku sersemliğiyle kızar, bağırırsa diye korkmuş kadınlar.
Sen uyandır, ben uyandırmam, sen git, ben neden gideyim diye bir kavgaya tutuşmuş ki bu iki kadın. Bağrışmaya uyanan Nuh çok kızar. “İnsan böyle mi uyandırılır?” diye… Sonra bir de bakar ki ateş kor olmuş, geçmiş. Neredeyse köz oluyor. Daha da çok kızmış, öyle sinirlenmiş ki;
“SİZ CEHENNEME KADAR BÖYLE ÇEKİŞİN EMİ !!!” demiş.
Bir peygamber bedduası olduğu için Allah bunu kabul etmiş. Ve o zamandan itibaren her gelen gelin- kaynana bir şekilde anlaşamaz….
Çaydanlığı da gelin- kaynanaya benzetmesi yapılır, duydunuz mu hiç? Alttaki kısım kaynanadır. Kaynar durur. Demlik ise gelindir. O kaynayan suyun üzerinde dura dura zamanla demlenir, olgunlaşır.
Devamı da var; çay bardağı ise damat gibidir. Birazı anneden gelir, birazı gelinden. Çay kaşığı görümce gibidir. Gelir arayı karıştırır karıştırır gider. Şeker ise torunlar gibidir. Evin en tatlıları onlardır.

Öyle işte…
  Tüm aile bireyleri iyi geçinmeniz dileğiyle.
 Formülü kolay; Büyüğe saygı, küçüğe sevgi ve bolca SABIR….


KOD ADI; RÜZGAR GİBİ GEÇTİ = YAZ



       Uyku düzeni malum olunacağı üzre sıfır… Benim normal halim, kimse şaşırmadı tabi ki J Ama bu sefer mantıklı bir bahanem var… Oruç, sahur falan... Gece daha doğrusu sabah, 5’te yatıyorum. Öğlen 11 buçuk gibi uyanıyorum. İkindi 5 ile 7 arası uyuyorum bir de. Ve sürekli uykusuzum. Uykumu rahat alamıyorum. Anneciğim yazık benim için döşeği yeniledi. Gıcır yani, sıfır ve pofuduk. Ancak gel de bunu belime anlat. Yine annemin verdiği canım yastık resmen boynuma düşman… Malum fıtık falan feşmekan.

Neyse tatil bitti bitiyor bile. Ankara’ya gidişim eylül 10’dan sonrası diye kararlaştırmıştım. Ancak okuldan arkadaşlarla konuştum da, dershanelere etüt hocaları ağustosta alınır geç bile kaldın dediler. Son sınıf olarak bir dershanede en azından hafta sonu etüt hocalığı yapmak istiyorum, tecrübe olsun. Ağustos da gitmem tabii de Eylül başına çekildi iyice gitmem. Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz hacı !

Ahh ahh, bu yazıyı okuyan ablam napıyordur şimdi acep? Nadia kesin kızıyordur şimdi tatil erken bitiyor edebiyatımı. Çünkü kendisi bu yaz hiç gelemedi yanımıza, çalışıyor. Ve hatta şubat tatilinde de gelmemişti. Özledik kızzz seni… Babam dün dedi ki efkârlı efkarlı , “koca sene Nadia’sız geçti beee…” Elif teyzesini tanımıyor hiç. Şimdiden Bebü bile diyor da seni göremiyor. Kurbana inşallah diyelim mi?

Bir arkadaşı evlendirdik bu yaz -gidemesem de- şimdi de bir kuzen evlenecekmiş. Valla kıskanmaya başlıyorum haaa! Milletin okul bitmiş (! ) hayırlısıyla. Bir yıl kendilerine çalışma, iş bulma, tayin bekleme vs zamanı ayırmışlar. Şimdi de evleniyorlar. Darısı başımıza, bakalım..

İnanır mısınız bilmem ama bir Antalyalı olarak bu yaz sadece 3 defa denize gitmeyi kendime bir utanç nişanesi olarak görüyorum. Artık ramazan ve bayram sonrası inşallah.

Öyylllee işte… Bir tatil daha geçti gitti. Gelirken görür gibi olduk bir, bir de gidişinin tozunu  yuttuk, oldu-bitti…

İyi tatiller… Tabi tatil yapabilenlere. Başta Nadia’ya ve Şırnak’ta olan Hüshüs olmak üzere çalışanlara  Allah kolaylık versin…

19 Temmuz 2012 Perşembe

FUCK & MAKING LOVE


Vahşiler filmine fena kapıldım. Hele ilk gün sürekli üzerine konuştum.
Niyeyse filmden çok ilişkiler üzerine yorum yaptım başlarda.
Çünkü -en azından bana- yabancı olan bir durum  var ortada;


Bir tane hatun iki çok yakın arkadaşla, aynı evde yaşayarak ikisiyle de sevgili.
Biz aileyiz modlarında takılıyorlar.

İşin garibi çocuklar "çok yakın arkadaş". Kızı sonradan tanıyıp sevgili yapmışlar. Böyle bir durumda iki erkek aynı kızdan hoşlanınca nasıl davranır, ortak kullanmayı, ortak sevgili yapmayı nasıl düşünür, nasıl teklif eder karşısındakine, kız bunu nasıl kabul eder ve söylediğine göre nasıl ikisini de eşit sevebilir.......

İlk sahnelerde kız zaten Chon 'u anlatıyor bize. Adam savaştan gelmiş, içinde insanlık ölmüş, kaybolmuş... Sevişmek belki de kafasını boşaltabilmesinin tek yolu. Ama bu sevmediğinin; sadece tensel zevkin peşinde olduğunu göstermez. Çünkü kız için ölmeyi göze alıp ağzına silah dayıyor bir ara.
Kız adamı sert, agresif, romantik değil, daha çok düzüşen adam olarak anlatıyor. Onunla ilişkisini Fuck diye tanımlıyor.

Daha sonradan Ben geliyor seyahatten. Kız seni çok özledim modunda oğlana atlıyor. Chon paşa paşa ikiliyi yalnız bırakıyor. Ben romantik, duygusal, sevecen erkek. Kız onu Making Love diye tanımlıyor.

Aklıma anında bir şarkının sözleri düşüyor. "Gel gel gel kartele gel. Karteldekiler can kardeşler." Bu kardeşlerde fazla samimi. Kullandıkları ev, iş, hayal, ve hatta kadın bile aynı.
not; Kadını kullanıyorlar ifademden ben bile rahatsız oldum. Rızalı bir birliktelik bu ama kullanmadan edemedim.

Benim aklıma gelen düşünce pencerelerine gelince.

1- Bu kadar rahat olabilir mi bir grup yaa... Çok eşliliğe karşı biri olarak sadece "bir kadın iki erkek" olayına değil, "bir erkek, iki kadın" grubuna da aynı derecede sinir olurum.
Bu erkekler çok yakın arkadaşlarken bunu nasıl kaldırabilirler ki... Hem de kardeş kardeş, hiç sorunsuz. Ben seyahatten gelince Chon onları yalnız bırakacak kadar, Ben "kendi bebeklerinizi yapmakla çok mu meşguldünüz" diye espri yapacak kadar....
Allah için filmin ilerleyen sahnelerde "ben daha çok seviyorum" veya "ben onun için ölmeyi bile göze aldım" diyeceklerini bekledim. Bu grubun dağılmasını, bir patlak vermesini bekledim ama yok ! Gayet memnunlar onlar hallerinden.

2- Bir kadın hangisini tercih eder. Romantiği mi? Sert erkeği mi? Belki de bunun en bariz ayırımını Vahşiler filmindeki gibi sevişmeden verebiliriz. Kadın burada ikisini de istiyor. İki erkeği de ayrı ayrı seviyor. 

3-O neydi be kızım yaaaa esrar çekip grup ! Artık böyyyk dedim. Bari ayrı ayrı yapın yaaa bu kadar da midesiz olunmaz !!!

4- Salma Hayek kıza bir şey söylüyor. "Birbirlerini senden daha çok seviyorlar. Yoksa sevdiği kadını paylaşmaz bir erkek." Hatunda da resmen ampul yanıyor. O ana kadar farkedemedin mi salak? nidaları yükseliyor bende ama kız gayet devam edip ve hatta biri öldü diye üçlü ölümü, elele sonsuzluğa ulaşmayı kurguluyor, hayal ediyor.

Neyyyss'sse... 




Çekilin Yoldan VAHŞİLER Geliyor...


Bet ve Musti'yle Antalya'ya kaçtık geçen gün. Tabi sinemaya götürdüm yavrucuklarımı. Vahşiler'i seçtik ve gittik.
Elimin altında mütemadiyen internet olmayınca çoğu film hakkında bilgim olmuyor. (Normalde düzenli olarak vizyondaki filmleri, vizyona girecek filmleri, konularını, fragmanlarıno, resimlerini, oyuncularını falan araştırır, okurum.) Vahşiler' e de pek bilgim olmadan girdik.

Bazı filmler var, bazen film bitiyo, ben o koltuktan kalkmak istemiyorum. Bir sonraki seansa da gireyim diyorum.. Ya da bu senaryoyu ben yazmalıydım, bu kurguyu ben düşünmeliydim diyorum... Veyahut o film setinde beş dakkacık bulunayım, o havayı soluyayım istiyorum....Öyle bir filmdi.

Filmler konusunda çok ağır eleştiri yapmıyorum farkedildiyse... Hatta bazılarının "iğrenç, saçma, çocukca" dediği filme ben "beğendim" diyebiliyorum. Çünkü sinemaya saygım çok büyük. Kedi ulaşamadığı ete murdar demiyor her zaman. Ben emeğe, yapılan işe, oyunculuğa, senaryoya saygımdan filmleri yarıda bırakmam, cidden kötü olmadığı sürece ağır eleştirmem.

Bunca film izledikten sonra artık filmlere sadece bende yaptığı etkiyle veya yüzeysel bakmıyorum. Sanırım biraz daha derinleşti sinema bakışım; ışığa, oyunculuğa, şarkıya, sanatına, ironi ve eleştirilerine, imge ve metaforlara, müziğine, fragmanına, kameranın açısına vs. daha fazla kapılıyorum...


Bence bu film başarılı. Çok ağır eleştiriler yapan sinema eleştirmenleri varmış. Hatta bir tanesini okudum. Yargısız infaz gibi geldi. Yada seyirci bakış açısından tamamen soyutlanıp da bu kadar kusursuz ölçüleri esas alan, matematik ölçüleriyle yorum yapan eleştiriyi ben  sevmediğimden öyle geldi. 

Konusu iki gencimiz esrar yetiştiriyor, efsane oluyorlar; çünkü çok kaliteli. Meksika ağırlıklı carteller biraz daha kuzeye California'ya kayınca bu iki gençten -cebren ve hileyle- anlaşma talep ediyorlar. Tehdit için de iki gencin kız arkadaşını -YANLIŞ YAZMADIM ! İKİ GENCİN BİR SEVGİLİSİ VAR. DAHA SONRA HAKKINDA KESİNLİKLE YAZACAĞIM YORUMLARIMI- kaçırıyorlar. Sonrası tehdit, mafya, fidye, dalavere....

Benim çok da tanımadığım başrol oyuncuları gençler (Aaron Johnson) Ben,


(Taylor Kitsch) Chon 


Gayet başarılıydı.

Benim hiiiiiçççç sevmediğim hatun (Blake Lively) O, 


Onu ilk kez gıcık sarışın yerine ya da kazık yutmuş fasulye sırığı yerine oyuncu olarak görebildim. Ve hatta beğendim. İki yakın arkadaşla yatan, ikisinin ortak sevgilisi olan bir karekteri izleyip de nefret ettirmemeyi, tiksindirmemeyi başardı en azından...

Salme Hayek' in rolünü abartı buldum, ya da niyeyse başarılı bulamadım.
Benicio Del Toro'yu beğendim.
John Travolta'yı yine "çocukluğumun sevimli amcası" olarak sempatiyle izledim.

Beğendiklerim;
*Ben; ..dünyayı değiştirebiliriz.
Chon; Çocuk olma. Dünyayı değiştiremezsin, dünya seni değiştirir.
*Ben ateşi yakmadan önce sevimli, masum halinden kameranın değişen açısı ve ışığıyla kindar ve serseri duruşuyla bakışı.
*O'nun erkeklerini tanımlaması
*Filmin çekildiği evi, sahilleri, dalgaları...

Normalde bu yazımda bahsettiğim üzre serseri kılıkları severim. Arızası olan adam daha çekicidir. Ancak bu filmde beni Chon değil, Ben aldı götürdü.




Evet bazen -baya bayaa- şaşı :)
Ancak -belki de- o kötülüğün içindeki insancıllığı, iyiliği, romantikliği güzel geldi bana. Hoş çocuk Allah için. Şu son zamanlarda beğendiğim bütün adamlar İngiliz. Bu konuda bir şeyler yazıyım bi ara :)

Film sonlara doğru havada kaldı gibi geldi bana. 
Mafya niyeyse ya inandırıcı gelmedi, ya olayları çok abartıydı.

Öyle bir filmdi işte. Geldi su gibi aktı gitti.
Esrar, karteller, silahlar, güzel adamlar, cinsellik... 
İzleyin bence.
Ve her yoruma inanmayın. Benim sıkça başvurduğum sinemalar.com da izleyici yorumları feciydi. Filmi yerden yere vurmuşlar. Imdb'den 6.8 almış.
Kamera açıları, ışık geçişlerini sanırım filmin favorisi seçiyorrum.

İyi seyirler.